Karekök Hayat [√hayat]*
Halstatt Kenti’ndeki Açık Mezarlık’tan bir kare.
“Korkunç bir çatlak sese, uyumsuzluğa sahibiz:
Maddî ve ruhî gelişmeler arasında aynı
olmayan bir ağırlığa…”
Andrey Tarkovski, “Žertvoprinošenie” (Kurban)
Schirmer/Mosel München 1987, s.61
Tesadüfler de eserler yaratırlar. Tesadüflerin eserleri, ellerinde Kızılderili kanonlarıyla bizleri esir ederler. Biri kapalı kapılar ardında yalnız öldüğünde, yalnız bir hafta boyunca öldüğünde, yapayalnız bir hafta daha öldüğünde, esir cesedinin kokuşmaya başlaması da tesadüfün yazdığı çirkin bir eser değildir sanırım. Yapayalnız öldüğünde biri kapalı kapılar ardında, ilk yirmi dakika evdeki böcekler, Azrail'in yalnız adamın ruhunu alıp götürdüğünü göremezler. Yirmi birinci dakika bütün böcekler dünyâya hamile gözlerini açtıklarında, Azrail'in kapıyı vurmadan çıkıp gittiğini fark ederler ve cesede doğru yaklaşırlar. İlk operasyonlarını yapar ve cesedi morartırlar. Böcekler tam yirmi dakika kalırlar cesedin bedeninde. Vücûdunda, gözlerinde, ellerinde volta atarlar. Yirmi birinci dakika cesedi terk ederler. İkinci böcek kafilesi; duvardaki yağlı boyanın, briketlerin, bacaların, kırık masaların, banyo küvetinin, elbise dolabının görülmeyen yerlerinden çıkıp cesede yakın bir yerde buluşurlar. Bu hinlerinden çıkma, buluşma ve atağa geçme telaşı bir dakikadan daha kısa sürer. Bunlar da yirmi dakika kalır ve yirmi birinci dakika cesedi kendi haline bırakıp giderler. Bu böyle sürer gider. Sonunda ceset, böceklerin kullandığı leş marka parfüm kokusuna bürünür. İşte o zaman, leş kokusu etrafı sardığı zaman, ceset morarmaya başladığı zaman; yalnız yaşamış insanın, bir hafta boyunca, bir yıl boyunca, bir ömür boyunca yalnız ölmüş olan insanın çığlığını ahali duyar ve rahatsız olup asayiş bekçilerine haber verir. Bir koku geliyor şu odadan, şu karşıki evden, şu arkadaki villadan, şu tepedeki kulübeden leş çığlığı geliyor diye bağırırlar. Kulaklarını tıkar ve boyuna bağırırlar. Asayiş evin çatısını uçurduğu, kapıları kırdığı zaman, yapayalnız adam, leş adam tesadüfün bir eseri olarak bulunur. Tesadüf bu eserini leş esir olarak adlandırır.
Hayata böyle esir düşen biriyle uzun süren dostluğum oldu. Esir düşmezden ve ganîmetleri teslim alınmazdan evvel çok uzun sohbetlerle dünyâ hayatı hakkında hasbihâl ettiğimiz de oldu. Bir köpeği vardı. Yaşamamın tek nedeni köpeğimdir derdi. Yoldaşım, sırdaşım, arkadaşım, o benim her şeyim derdi. Bu insanla iki yıl kadar Salzburg şehrinin ortasından hararetle akan Salzach Nehri’nin kıyısında buluşup sohbetler ettik. Edebiyatı, felsefeyi, hayatı konuştuk. Köpeği hep sustu. Kendi konuştu. Hiç susmadı. Derken uzun süren bir ayrılık sonrası okuduğum bir haberle sarsıldım. Salzburger Nachrichten gazetesinin verdiği habere göre, Mönchsberg yakınlarında yalnız yaşayan emekli bir opera sanatçısı, evinde trajik bir halde ölü bulunmuştu. Adli tıp uzmanlarının tahminine göre yedi ya da sekiz gün evvel ölmüş olmalıydı. Mevtanın en yakın dostu olan Alman cinsi köpeği, belki bir gün ya da en fazla üç gün havlayarak birilerini beklemişti ancak üç harfli çığlığını kimseye duyuramamıştı. Etrafa yayılan leş kokuları, köpeğin çığlığından baskın çıkmış ve bu kokular, eve birkaç insanın nihayet gelmesini sağlamıştı. Ancak bir sorun vardı. Evdeki ceset tanınmayacak hâldeydi. Sûreti paramparça, vücûdu morötesi ışınları tarafından yakılmış gibiydi. Uzmanlara göre bu, bir hayvanla yalnız yaşayan ve yalnız ölen insanların nihaî kaderi olabiliyordu. Hatta daha evvel görülmüş örnekleri bile vardı. Anlatılanlara göre hayvan, sahibinin ölümünü evvela gücü yettiğince duyurmaya çalışırdı. Bu durum, hayvan açlıktan ölme sınırına yaklaşıncaya değin sürerdi. Eğer evdeki hayvan kediyse bu daha da kötüydü. Tiz sesiyle insanları çağırabilme, yalnız sahibinin ölü bedenini haber verme şansı hiç yoktu.
İki yıl boyunca sohbetinin güzelliğine mazhar olduğum bu insanın, sûretini ve vücûdunun bir kısmını uzmanlara göre en yakın dostu yânî köpeği, açlıktan parçalamıştı. Bu gibi durumlarda hayvan evvela sahibinin çehresini yok ederek onu yemeye başlardı. Çünkü sahibinin tanıdık yüzüne bakıp vücûdunun diğer organlarına dilini dahi süremezdi. Onu evvela tanınmayacak hâle sokmalı, sonra onu tanımayarak ya da tanımazlıktan gelip karnını doyurmalıydı. Bunu yaparken köpeğin ağlayabileceğini dahi söylüyordu uzmanlar. Mayer’in köpeği de ağlamış olmalıydı. Köpeğinin, gözyaşı eşliğinde açlıktan ölmemek için yediği cesedin sahibi, yânî bu yalnız dost, bir gün bana şunu demişti: Hayatın karekökü ölümdür. Bu adam yaşamı boyunca, kendi karesinde dört köşeye sıkıştırılmış yalnızlığını, köpeğiyle beraber eşelediği hayatın köküne gömmeyi denemişti. Yenildi, denedi, yenildi, gene denedi. Gene yenildi, daha iyi yenildi. Beckett’ın sözüne hayat yine kulak astı ve Beckett uğurlandı ve o öldü. Sûreti mütecâhir köpeği tarafından yok edilerek öldü. Aşçı böcekler dünyânın yemekhânesinden sahneye çıkıp, onu, köpeği için morartıp hazırladılar. Hayatın karekökünde bekleyen ölümü ona doyasıya yaşattılar.
Mayer hayattayken, aldanmaların sona ermediği bir hayattayken, sol omzuna Sisifos’u ve onun cehennemde yuvarladığı kayayı dövme olarak yaptırmıştı. Ancak, Sisifos yerine kendi köpeğine benzer bir köpek resmi vardı. Bana gösterdiğinde bu ince mizaha gülmüştüm. Ve neden köpek diye sorduğumda; o bana itaat etmekle cezalı bir varlık, bende onun patilerinde yuvarlanmayı kabul etmiş bir taşım diye cevap verdi. Mayer, bu hayatı kendi seçmişti. Köpeğini sanki bir cellât gibi yetiştirmişti. Sanki her şeyi planlamıştı. Nasıl öleceğini, öldükten sonra neler olacağını…Uzmanların anlattığına göre, Mayer öldüğünde kapı ve pencereler tamamen kapalıydı. Evde yiyecek hiçbir şey yoktu. Anlaşılan Avrupa’da ve Amerika’da sık rastlanılan bu türden vakıalardan haberi vardı. Ölümünden sonra besledikleri hayvanlar tarafından yenilen insanların haberlerini de duymuş olmalıydı. Evde bulunan hayvan ilacından, yüklü miktarda alarak intihar etmişti Mayer. Sessizce ölmüştü.

Pierre Garnier, auch die erde ist ein Vokal, (Yerküre de sesli bir harftir.) 1992/93
İş burada bitmedi tabiî. Sevgili dostum Mayer, Avusturya’nın dağları ile gölleri arasına sıkışmış olan 923 nüfuslu, tarihî Hallstatt şehrindendi. Bu şehirde, göl kenarında çok küçük bir mezarlık vardı. Mezarlığın misafirhânesi yânî kabir alanı çok sınırlı olduğundan, bu mezarlıkta belirli yıllarda, eski ölülerin kabirlerinden çıkartılarak yerlerine yeni ölmüş insanların gömüldüğü herkesçe bilinir. Kabirlerinden çıkartılan mevtaların kafataslarının alın kısmına isim ve soy isimleri, doğum ve ölüm tarihleri yazılır ve hatta çeşitli resimler çizilerek, bunlar orada bulunan odadaki rafların üzerlerine dizilmiş, önceden kabirlerinden çıkartılmış diğer iskeletlerin, kafataslarının yanına konulurdu. Mayer, buraya gömülecekti. Cesedi Hallstatt’a getirildi. Annesinin mezarı da buradaymış. Yaklaşık 40 yıl evvel ölmüş annesinin kafatasını ve iskeletlerini mezarından çıkarttılar. Kendisini doğuran annesinin mezarını boşaltıp, onun yerine oğlunun çiğnenmiş ölü vücûdunu koydular. Annesinin kafatasına siyah özel kalemle adını soyadını, doğum ve ölüm tarihlerini yazdılar. Kaldırıp özel odadaki rafın üzerine koydular. Ömrüm yeterse Mayer’in mezarından çıkarılıp, köpeği tarafından bir tarafı yenmiş kafatasına yazılacak ya da yazılamayacak künyesini görebileceğim. Onu mezarında değil, yarım kafatasının konulacağı ucube bir rafın yanında durup ziyaret edeceğim. Ona, hayatın karekökünü tekrar danışacağım.
Mayer ile nehir kenarındaki muhabbetlerimizi hatırladığım zaman köpeğinin hep sessizce bizi dinlemiş ve anlamış olduğunu düşünürüm. Canis Lipus cinsi bu hayvan, beni ve daha da kötüsü Mayer’i yanılttı. Köpek, onun yargılarında hep yanıldığını ve hayatın karekökünü ölüme indirgeyecek kadar iyimser olduğunu göstermek istercesine, Mayer’in düşüncelerini kafatasıyla beraber söküp çıkardı.
Mayer’in ölümünden sonra hakkında bilmediğim çok şey olduğunu anladım. Lâmeşrû bir ilişki sonucu dünyâya geldiği için annesinin kendisini yıllarca bir şekilde gizlediğini, henüz bebek iken şehir şehir, ülke ülke annesiyle beraber gezdiğini öğrendiğimde kendisini niçin sanatına adadığını anladım, niçin yapayalnız olduğunu da.
Mayer’in sırdaşı, yakın dostu ve her şeyi, adı Treu yânî Sâdık olan köpeği kayıplara karıştı. Nereye gittiğini, nerede olduğunu kimse bilmiyor. Belki de yediği kafatasını Hallstatt mezarlığından evvel yeryüzüne kusmak için kendine bir yer arıyordur. Mayer’in hayat hakkındaki tüm yargılarını, düşüncelerini kafatasıyla beraber püskürtmek için kendine bir mağara arıyordur belki.
Sayı saymayı mezarlıklardaki mezar taşlarına bakarak öğrenmiş bir kişi olsaydım sağ kalabilmek için sayıları sol elimle yazarak hayatımı sürdürürdüm. Ancak hayatın karekökünde gizli, kimsenin bilemeyeceği sırra sol elimle karşı koyamaz ve yine ölürdüm. Kim bilir nasıl ölürdüm.
Praglı çingeneler, hafif rüzgârda soğuyan bir sahan kuru fasulyenin sanatta yeri olmaz derler. Ancak sanırım yeryüzünde uçuşan çingenelere göre, hiç olmayan rüzgâr eşliğinde sahrada kızgın bir şekilde uçuşan ateşböceğinin intihar etmek için kendine su aramasının ya da bir kirpinin, yavrusunu ‘pamuğum, pamuğum…’ diye sevmesinin sanatta yeri vardır. Sahrada uçuşan ve kendini öldürmek için su arayan bir ateşböceği ve yavrusunu pamuğum diye seven bir kirpi! Ateşböcekleri gündüzleri ateş kusarlar, geceleri güneş. Belki de ağızlarında gündüzleri ateş parçalayan, geceleri güneşe inat, gündüz parçaladıkları ateşe sarılan bir ateşböceği gibi ölmek için kendime su arardım. Suyu bulamaz ve serap yerine hayat denen bu kâbusu görürdüm. Ben, bu kâbusu ‘pamuğum, pamuğum…’ diye severek yaşardım. Sayıklayarak ölürdüm.
Vakti geldiğinde, tüm av hayvanlarının nesli tükendiğinde, vahşî doğada yaşayan insanlar için teknolojinin özel mermiler üreteceğine inanıyorum. Av hayvanları tükeneceği için bu vahşîlerin imdâdına teknoloji yetişecek. Her türlü hayvanı avlayabilecek duruma gelmeleri için, onların ellerine modern dünyânın icat edeceği tatlandırılmış modern mermiler uzatılacak. Hangi tadı istiyorlarsa o tadı taşıyacak olan modern mermiler sâyesinde, bu insanlar istedikleri bütün hayvanları öldürüp, istedikleri lezzeti tadacaklar. Meselâ dağ başında, keklik aromalı mermilerle avladıkları haşmetli ayıları sofralarına keklik tadında serecekler. Benim en büyük korkum, vakti geldiğinde bu türden mermilerin, yamyamların eline geçebileceği korkusu. O zaman, bu mermileri pazarlayanların en sâdık müşterileri, zannediyorum yamyamlar olacak. Yamyamlar, tavşan eti aromalı ya da kuzu pirzolası tadında insan etine alışacaklar ve mermilerin mucitlerine minnettar kalacaklar. Eski Uganda Diktatörü İdi Amin gibi, insan etinden şikayetçi olamayacaklar. İnsan etinin tadı Leoparın tuzlu eti gibi yavan olmaktan kurtulacak. Kral Oidipous bile hâlimizi duyunca utanacak.
Ölümün karesi hayat ise hayatın karekökü ölümdür. [Ölüm2=Hayat & √Hayat=Ölüm] İnsana dost görünen, açlıktan beşerleri kokan modern dünyâ, ölüm kere ölüm olan bu hayatta, bu açıkhava mezarlığında insanı yemeye çehresinden başlıyor. Onun simâsını paramparça edip daha sonra onu rahatlıkla tüketiyor, çiğniyor, sindiriyor. Ben, ilk insan Âdem’in aldatıldığını fark ettiğinde elinden düşürdüğü zehirli elmanın evren ağacının dalına tutunmasıyla, dünyâ olarak hayat bulan içi kurtlu bu gezegende kimim ve neyim? diye soruyorum. Kâh Sisifos’un taşına canhıraş bir hâlde yaslanmış, kâh taşın sürüklendiği patikanın kıyısında cehennemi seyre dalmış düşünüyorum. Ben, vahada kendine su arayan bir ateşböceğiyim. Ama suyu ne için aradığını bilmeyen bir ateşböceği. Hayır, tüm bunlar birer kuruntu olmalı! Ben, vahada ölüm suyunu arayan bir ateşböceğinden öte, kendi cehennemimde böceğini arayan bir ateşim. Ben, yalnız öldüğümde vücudumu morartarak; beynimi, kafatasımı, düşündüklerimi, tecrübelerimi, tüm yaşadıklarımı kölelerime yemeleri için sunacak böcekler arayan bir ateşim. Cehennemde, Sisifos’un hemen yanı başında yalnız ama yapayalnız ölecek bir ateşim. Gündüzleri hayâlinde böcek kusan, geceleri kustuğu böceklere karanlığı aydınlatsınlar diye köpek renginden gelinlikler diken, isyanla bezenmiş bir közüm. Yalnızlığın boynuna taktığı urganları, yakmak için boyuna çırpınan bir alevim. Hafif rüzgârda soğumaya bırakılmış bir sahan çingeneyim. Sanatta yerim varsa aradığım suyun yüzü suyu hürmetine vardır. Öleceğim varsa; bu da, sonunda ulaşacağım suyun, klorlanmamış hayatıma kastetmesiyle var olacaktır. Ben ölümün kökünde bulunan, dört tarafı küngânlarla kaplı karelerde ateşini arayan bir böceğim. Ben, sonunda varacağım böcekler diyârında, onların saltanat gemisine iltica edip, bulacağım suyun üstünde yüzerek ölümün tadını çıkarmayı ve hayatın beni leş olarak esir almasını bekleyen, dünyânın sûretperest damarlarına al kanlar yuvarlayarak bengisuyunu arayan bir ateşim. Ben, yalnız ölenlerin, sesli harf olan yerkürenin diplerinde sesi soluğu çıkmayan insanların parçalanmış kafataslarından sızan bahtsız zemzemle yıkanan bir serzenişim!
Mehmet Sabri Genç
* Sevgili dostum A.H. Mayer’in anısına ve ruhuna saygıyla ithâf edilmiştir.
|