Borges'e Mektup için mukaddime*

            Ben dünyaya gelmezden yüz yıl evvel, yani 1883 yılında Edouard Manet ve Karl Marx vefat etti. John Maynard Keynes, Franz Kafka, Dedem Genco, Karl Jaspers ve Jose´ Ortega y Gasset dünyaya geldi. Nietzsche, „Böyle Buyurdu Zerdüşt“ü yayınladı ve Edward Munch “Çığlık” adlı eserini resmetti. O zamanlar Dostoyevski öleli iki sene olmuştu. Picasso ve Mustafa Kemal iki yaşında; Paul Klee ve Albert Einstein dört yaşındaydılar. James Joyce ise henüz emeklemeye başlamıştı.  Neyzen Tevfik henüz evreni üflemeye başlamamıştı. Babası Hasan Fehmi Beğ ile beraber o zamanlar bir sürgün köyü olan Bodrum’da bazı meclislere girip çıkıyordu.

            O zamanlar, babamın dedesi rahmetli büyük dedem Gedro’nun tüm bunlardan haberi yoktu. Tek haberdar olduğu şey babamın babası rahmetli Genco dedemin henüz dünyaya gelmiş olmasıydı. Gedro dedem o zamanlar Osmanlı toprağı olan şu anda ise Türkiye Cumhuriyeti’ne dâhil olmuş ve Suriye sınırında yer alan Yazılıbecer Köyü’nde yaşardı. Toplam dokuz koyunu, iki kat elbisesi, kerpiçten yapılma bir evi vardı. Her gün evinin önünde yer alan ulu dut ağacının gölgesinde, mırra kahvesini yudumlayıp köy ahalisiyle saatler süren sohbetlere dalardı. Genco dedem altı yaşındayken, babası Gedro dedemin misafirlerine kahve ikram eder, sohbetlere hafiften çocuk aklıyla kulak kabartır ve ulu dut ağacının etrafında diğer arkadaşlarıyla oynardı. Genco dedem altı yaşındayken; Gabriel Marcel, Martin Heidegger ve Ludwig Wittgenstein dünyaya geldi. Bu sırada Henri Bergson “Zaman ve Hür İrade” adlı eserini yayımladı. Büyük dedemin, dedemin ve diğer köy ahalisinin bundan haberleri yoktu. Onlar Bergson’a ilham olan bu kitabı teemmüle dalarak birebir yaşıyorlardı.

            Bir yıl sonra yani 1890 yılında Van Gogh kendini öldürdü ve Mark Tobey dünyaya geldi. Adolf Hitler bir yaşındaydı, o da kendini öldürecekti. Dedemlerin bunlardan da haberi olmadı. O yıl zemheri bir kış ve kurak bir yaz geçirdiler. Dut ağacı meyve vermedi. Yazın dut ağacının yalancı ve uluyan gölgesinde daha rahat oturup, daha derin sohbetlere daldılar.

            Dünyanın mantıksal yapısını değiştirecek tüm olasılıklar yavaş yavaş beliriyordu. Büyük dedem ve diğer köy ahalisi ise mücerret ruhlarının sağırlığıyla buna meydan okumaya devam ediyorlardı. Dedemin artık dokuz koyunu yoktu. İki koyunla beraber yavaştan yaşlanıyordu.

            Gel zaman git zaman, köy ahalisinin sohbetleriyle, Arap ve Osmanlı şiirleriyle büyüyen dedem Genco, yağız bir delikanlı oldu. Sene, on sekizinci yüzyılın bitip, savaşlara ve aşklara gebe olacak on dokuzuncu yüzyılın başladığı seneydi. Dedem 17 yaşındaydı. Aynı yörenin Kürt köylerinden olan Kürep adlı köyünden Fatma adında bir hanımla evlendi. Genco dedemin Fatma ninemle evliliğinden doğan ilk yedi çocuğundan altısı kızamık, verem gibi hastalıklardan dolayı vefat etti. Hayatta kalan tek çocuk, on binlerce insanın Çanakkale Muharebesi esnasında öldüğü yıl dünyaya gelen Güllü Halam idi. Güllü halam henüz 10 yaşındayken yani 1928 yılında, hayatta bir süre kalacak olan ikinci çocuk Babam Halef dünyaya geldi. Fransız filosof Henri Bergson’un Nobel Edebiyat Ödülü’nü alalı bir yıl olmuştu ve artık Osmanlı yoktu. Yepyeni bir Cumhuriyet vardı. Babamın dünyaya geldiği yıl Harf Devrimi yapıldı. Babam yeni bir dünyaya adım attı. Babası Genco ile oğlu Halef arasında artık başka bir dilin tohumları yeşerecekti.

            Dedem Genco ve sevgili refikası ninem Fatma, hâlâ Yazılıbecer Köyü’nde yaşıyordu. Dedem Gedro öleli yıllar olmuştu. Dedem Genco tıpkı babası Gedro gibi yaşıyordu. Dokuz koyunu, iki kat elbisesi, kerpiçten evi ve dut ağacının gölgesi vardı. Bütün serveti buydu. Kaderden miras kalan şey ise ölen altı çocuğuydu.

            Babam da tıpkı dedem Genco gibi dut ağacının gölgesinde vuku bulan sohbetlerle büyüdü. Misafirlere acı ve keskin bir kahve olan mırra ikram edip, konuşulanlara haddini bilerek kulak kabarttı. Gel zaman git zaman derken, babam da yağız bir delikanlı oldu ve askere gitmezden bir yıl evvel, aynı sülaleden Haco adlı bir kadınla evlendi. Haco, babamın ilk karısıydı. O zamanlar yıl 1947 idi. Dünya, ikinci savaşını da kaybetmişti. Cihan bölüşülmüştü, kurtlar tarafından üleşilmişti. Hitler’in ressam olamadan kendini öldüreli iki sene olmuştu. Japonya’ya düşen atom bombalarının izleri yürek burkuyordu. Babam evlendikten bir yıl sonra yani 1948 yılında Erzurum’a dört yıllığına askerliğe gönderildi. Henüz yeni askerken ilk çocuğu dünyaya geldi ve dedem Genco ilk torununu gördükten on dört ay sonra yani 1950 yılında vefat etti. Babam, dedemin ölüm haberini alır almaz zar zor kopardığı izin ile iki haftalığına Erzurum’dan köye döndü. Hem kendisi askerdeyken dünyaya gelmiş ilk çocuğunu hem de babasının cenazesini görecekti. İzin aldığı hafta, Türkiye Kore’ye asker gönderme kararı almıştı. Ve aynı dönem, aynı birlikte askerlik yapan arkadaşlarından çoğu Kore’ye gönderildi. Bu arkadaşlarından bir daha dönen olmadı. Babam, Genco dedemin ölümü ve dolayısıyla köye gelmesiyle Kore’ye gönderilememiş ve Amerikan Dokuzuncu Kolordusu’nun sağ kanadında yer almamıştı. Bu bir talih miydi? Yıl 1950 idi. Artık ne ulu dut ağacından, ne mırra kahvesinden, ne dokuz koyundan, ne dedemden ve ne de köy ahalisinden bir emare kalmıştı.  Artık yepyeni bir dünya doğuyordu. Dünya savaşla soğuyordu. 

            Savaş öncesinde Kore, çeşitli salgın hastalıkların yaşandığı, okuma-yazma oranının düşük olduğu ve sanayileşmenin olmadığı bir ülkeydi. Tıpkı bizim köy gibiydi. Bizim köy gibi olan bir bölgede babam neden savaşmalıydı ki? Orda da dedem ve köy ahalileri gibi insanlar vardı. Bir ağacın gölgesinde sohbet ediyorlardı, bir çeşit kahve içiyorlardı, bu insanların hastalıktan ölen çocukları vardı, aşkları vardı, evlilikleri vardı, ölümleri vardı, kaderleri vardı. Dünya değişiyordu ve değişen dünya aynı kadere sahip insanları birer piyon gibi birbirine vurdurtuyordu.

            Kore Savaşı sürerken, hâlâ binlerce insan ölürken, babam henüz tanışmadığı evrendeki diğer kader dostları tarafından vurulmadan ya da onları kendisi vurmadan, 1952 yılında terhis oldu ve köyüne döndü. Köyüne döndüğünde hiçbir şey eskisi gibi değildi. Kıtlık vardı ve biraz daha büyük bir köy olan Tüm Köyü’ne; karısı, yaşlı annesi ve ilk çocuğuyla beraber göç etti. Hayatta kalan hemşiresi yani kız kardeşi Güllü ise evlenip çoktan Tüm’e yerleşmişti. Babam Tüm’e vardıktan sonra değişen dünyaya ayak uydurup, köyün ilk bakkalını açtı. Ara ara şehre gidip, türlü eşyalar getirip köydeki bakkalında satıyordu. Biraz para kazanması, başta akrabaları olmak üzere köydeki ahalinin dikkatini çekti ve sorun yaşamaya başladı. Akrabalarından bazıları her gece önünü kesiyor ve para istiyorlardı. Babam buna direniyordu. Bir akşam akrabaları önünü kestiler ve babam dayanamayıp yakın akrabalarından birine bıçağı gömdü. Kolluk kuvvetlerine haber verildi ve babam teslim edildi. Babam durumu anlattı, ancak gene de bir kaç ay mahpus damında yatmaktan kurtulamadı. Köydeki bakkal haliyle kapandı, yağmalandı ve babam hapisten çıktıktan sonra ikinci bir göçe zorlandı. Daha da yaşlanmış annesini, karısını, ilk çocuğunu ve Tüm’de dünyaya gelmiş ikinci çocuğunu alarak şehre yerleşti. Tüm’den Gaziantep’e vardı. Gaziantep’te envai işler yaptı. Çakmaklara gaz doldurdu, köyden getirdiği yoğurtları, tahılları sattı. İşsiz kaldığı zamanlar Tüm’e gidip çobanlık ederdi. Artık eski olanlar unutuluyordu, babamın cesareti konuşuluyordu. Bu arada evdeki çocuk sayısı da sürekli artıyordu. Köyden şehre ne zaman işi düşüp birileri gelse, hep babamın küçük evinde kalırlardı. Bunlar bazen üç ya da dört kişi, bazen işi mahkemeye düşmüş onlarca kişi olabiliyordu.

            Bu böyle devam ederken, evdeki çocuk sayısı dört olmuş ve biri de yoldaydı. Babamın ilk karısı beşinci çocuğuna hamileydi. Kadıncağız hamileyken, bir yandan diğer dört çocukla babamın yaşlı anasıyla beraber baş etmeye çalışırken, bir yandan da köyden gelen misafirlerle ilgilenmek zorunda kalıyordu. Bir gün köyden, şehir adliyesinde devam eden bir dava için çağrılan yaklaşık yirmi kişi geldi ve akşamına babamın evine misafir oldular. Hamile kadıncağız ne yapacağını şaşırdı ve aceleyle cankurtaran gibi hep yardımına koşan bulgur pilavını pişirdi. Ancak yemek pişirilip sofraya konulduğunda, yirmi aç insan bulgur pilavından bir habbe bile bırakmadı. İnsanlar hâlâ aç idi. İçlerinden biri “Başka yiyecek bir şey yok mu Halef Ağa” diye homurdandı. Babamın kanına dokundu ve misafir odasından dışarı çıkıp diğer odadaki karısını, hamile olmasına rağmen; “Sen nasıl az yemek pişirip, beni misafirlere rezil edersin!” diyerek fena şekilde dövdü. Kadıncağız o andan itibaren yatağa düştü. İki hafta sayıkladı durdu ve erken doğum yaparken kan kaybından vefat etti. Dünyaya gelen beşinci çocuk ise kısa süre sonra henüz bir aylık bebek iken bakımsızlıktan vefat etti. 

            Artık dünya değişiyordu. Ne dut ağacı, ne mırra kahvesi, ne şiirler, ne de haddini bilen efendiler vardı. Onun yerini para ile yerini sağlamlaştırmaya çalışan, hep daha fazlasını isteyen ve bu suretle ağalığını ilan etmeye çalışan adamlar alıyordu.

            Babam dört evladı ve yaşlı annesiyle baş başa kaldı. Kendini suçlu hissediyor fakat elinden artık bir şey gelmiyordu. İkinci kez evlenmekten başka çaresi yoktu. Ve babam koyunlarını otlattığı Tüm Köyü’nün zengin bir ailesinin, kendisinden yaklaşık on beş yaş küçük olan ortanca kızıyla ikinci evliliğini yaptı. Ben babamın ikinci karsının dünyaya getirdiği on birinci evladı ve hayatta kalan yedinci çocuğuyum. Babam milenyum yılında yani 2000 yılının aralık ayında vefat etti. Ben o zaman 17 yaşında idim ve zamanı anlamaya çalışıyordum. Nesilleri anlamaya, nesiller arası farkı kavramaya çalışıyordum. Geçmiş artık yok idi, gelecek henüz var değildi. Tek gerçek olan şu ân idi. Şimdi idi. Zamane insanları artık tüm dünya ile beraber ânın tadını çıkarmaya çalışıyordu. Dedemin babası Gedro çoktan ölmüştü, dedem Genco çoktan göç etmişti. Babam da bu göç silsilesine dâhil olmuştu. Dedem Genco ile yaşıt olan ya da ondan genç olan birçok kişi de artık bu dünyada yok idi. 

 

Sevgili Jorge Luis Borges,

            Ânı anlamaya çalışırken, karşıma size ithaf edilen bir şiir çıktı. Bu şiirinizin adı “Ânlar”. Siz, 1899 yılında dünyaya geldiniz. Ben, ânlar üzerine kafa yormaya siz dünyaya geldikten yaklaşık bir asır sonra başladım. Şiirinize,

Yeniden başlayabilseydim yaşamaya,
İkincisinde daha çok hata yapardım.

Mısralarıyla başlıyorsunuz.

Bay Borges,
 
            Edouard Manet, Karl Marx, John Maynard Keynes, Franz Kafka, Karl Jaspers, Jose´ Ortega y Gasset, Nietzsche, Edward Munch, Dostoyevski, Picasso, Mustafa Kemal, Paul Klee, Albert Einstein, James Joyce, Neyzen Tevfik, Hasan Fehmi Beğ, Gabriel Marcel, Martin Heidegger, Ludwig Wittgenstein, Henri Bergson, Van Gogh, Mark Tobey, Adolf Hitler, Gedro dedem, Genco dedem, Fatma ninem, Güllü halam, Haco anam ve babam tekrar başlayabilselerdi yaşamaya ve eskisinden daha çok hata yapsalardı, neler olurdu tasavvur edebiliyor musunuz?

            Ya bizim köyde tekrar dünyaya gelseydiniz neler olurdu? İşte ben, bunu tahayyül ve mütalaa etmeye çalışacağım efendim. Siz bu şiiri seksen beşinizdeyken yazmışsınız. Ama insan yaşlanınca çocuklaşır derler. Biliyorum ve biliyorsunuz ki ve de biliyorlar ki yeniden hayata başlasaydınız en büyük hatayı o zaman yapardınız. Dolayısıyla daha çok hata yapmak için endişelenmenize gerek kalmazdı. Yeniden hayata gelmek düşüncesi sizin fikrinizdir beni ilgilendirmez ama şu ânki hayatınızda, eski yaşamınızda daha fazla yapılamayacak kadar hata yaptığınızı da anlamışsınızdır.

 

Mehmet Sabri GENÇ

Bu yazı Mühür Şiir ve Edebiyat Dergisi, Mart-Nisan 2011, Sayı 34, S. 68’de yayınlanmıştır.

*Bu yazı, müellifin şu anda kaleme almış olduğu „Borges’e Mektup“ adlı kitabın girişinden bir parçadır.